Gazze’de Geçen İki Yıl ve Kolektif Cezalandırma

Savaş’ın kadın ve çocuklar üzerindeki etkileri üzerine yazılmış onlarca kitap ve hatırı sayılır akademik/edebi üretim var. Savaşın doğası ve mağdurları üzerine… Savaş, insanoğlunun aşamadığı veya kaçınamadığı kötü bir gerçeklik… Yine de savaşın hukuku ve doğası içinde erkeklik ve kadınlık; kahramanlık ve analık, çocukluk ve travma üzerine yapılmış pek çok üretim var. Ne yazık ki hiçbiri Gazze’nin gerçekliği ile örtüşmüyor. Çünkü Gazze’de yaşanan bir savaş değil. Gazze’de eşit tarafların çatışması arasında kalan çocuklardan ve kadınlardan bahsetmiyoruz. İki gücün birbiri ile çatıştığı ve belli hukuk çerçevesinde düzenli ordular arasında yürütülen savaşlardan da bahsetmiyoruz. Gazze’de İsrail tarafından yürütülen, ırk ve din temelinde inşa edilmiş bir soykırım var. Sivilleri bombalayan ve kurucu unsuru bir halkı yok etmek düşüncesine sahip bir savaştan bahsediyorsak, “savaş, çatışma, kadın, çocuk” gibi konularda üretilmiş literatüre ve ezberlerimize bir kez daha dikkatli bakmamız gerekebilir.  İktidar ve erkeklik vurguları ve bunlar üzerinden mağdur olan kadınları anlatan savaş anlatısı Gazze’de elimizde boş boş duruyor. Kadınları var etmek için bütün süslü sözleri söyleyip, Gazzeli kadınları görmezden gelenlerin feminist anlatı ise belki de bu dikkatli incelemenin en temel muhataplarından birisi.

Çocuk haklarının ihlali açısından da Gazze’deki tabloya bir çatışma ortamı diyemeyiz. Çocukların yaşam şanslarını, eğitimlerini, geleceklerini, psikolojilerini ellerinden alan ve insan hakları ve uluslararası hukuk düzeyinde ağır ihlaller ortaya koyan bir ortamdan bahsediyoruz. Cenevre Sözleşmesinden, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesine kadar sivillerin korunması ilkelerinin ihlalleri, çocukların yaşama, gelişme ve korunma haklarının çok ağır olarak üstelik sistematik şekilde ihlalinin gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bu çerçevede bu yazıda Gazzeli kadınlar ve çocuklar için geçen iki senede yaşananları ve gelecek için yapılması gerekenleri değerlendireceğiz. Önce çocuklar diyelim.

Gazze mi? Çocuk Hakları mı?

Hepimiz uluslararası sözleşmelerin uygulama ve yaptırım noktasında niyet edilenin çok gerisinde kaldığını ve etkili bir yaptırım süreci oluşturamadığını biliyoruz. Bununla beraber çocuk hakları, evrensel insan hakları çerçevesinde en çok korunmaya muhtaç alanlardan birisidir. Bu konu, toplumların gelişmişliğinin göstergesi ve gelecek kuşaklara borcumuz ve bir insanlık vazifesi olarak ele alınmalıdır.

Gazze’de geçen iki senede çocukların en temel yaşam koşulları sistematik olarak ve çok katmanlı bir şekilde yok edilmiştir. Zaten Ekim 2023 öncesinde de abluka altında yaşayan ve koşulları iyileştirmeye muhtaç çocuklar çok ciddi beslenme, sağlık, barınma ve eğitim gibi krizlerle karşı karşıyadır. Geçtiğimiz iki senede yaralanma ve hayati tehlike, açlık ve kıtlık çocukların gündelik hayatının bir parçası olurken önümüzdeki yıllarda ivedilikle yapılması gerekenlere de işaret etmektedir. Bu konuda küresel yardımlaşma ve iş birliği geliştirilmeli, uluslararası toplum her tür iyileştirici faaliyeti ve önleyici tedbiri almak için acil durum programı yapmalıdır.

Gazze’deki çocukların durumu savaş ve çatışma koşulları ile açıklanabilecek bir durum değildir. Kurumların “insani felaketlerle mücadele çerçevesinin” çok dışında bir değerlendirme ve vizyon gerektirmektedir. İsrail’in bütüncül bir şekilde soykırım amaçlı saldırıları Birleşmiş Milletler başta olmak üzere bütün kurumları harekete geçirmelidir. Zira uluslararası hukuk ve bütün bu sözleşmeler, çocukların her tür koşulda özel olarak korunmasını vaz eder ve eğitim, sağlık, beslenme, güvenlik gibi haklarının devamlılığını esas alır. Gazze’de yaşananlar, bu hakların hepsinin eş zamanlı ve en ağır şekilde ihlalini gözler önüne sermektedir.

Geçen iki yılda ortaya çıkan sağlık, eğitim gibi konulardaki derin yoksunluklar, ilerleyen on yıllarda çocuklarda derin izler bırakacak niteliktedir. Gazze’de bombardıman dursa, acilen yiyecek ulaştırılsa hatta hızla okullar ve evler inşa edilse bile çocuklarda bıraktığı travmatik izler veya büyüme geriliği gibi sorunların etkileri uzun süre devam edebilir. Ayrıca Gazze’nin ayağa kaldırılması bir tek inşa faaliyetleri ile de ilgili değildir. Okulların çoğu yıkılmış kalanlar da sığınak yapılmıştır. Eğitimi sağlayacak alt yapı çökmüş, eğitmenlerin büyük kısmı hayatını kaybetmiş veya yaralanmış, eğitim için gereken fiziki koşullar olmadığı kadar çocukların eğitime hazırlanması için gereken psikolojik normal koşulların da çoğu ortadan kalkmıştır. Bombardımanların ve yaşanan acıların travmasının çocuklarda bıraktığı izler ve uzun yıllarını eğitim hayatından uzak geçirmiş olmaları eğitime tekrar intibakı zorlaştırabilecek ve sosyal gelişimlerine de etki edecek önemli faktörlerdir.

Gazze’de çocuklarda uzun vadede ortaya çıkacak sorunlardan bir tanesi de gıdaya erişim zorluğu kıtlık tehdidi sebebiyle, ileriki yaşlarda veya hali hazırda çocuk ve bebeklerde gelişim geriliği ve beslenme sorunlarıdır. İsrail’in bebek mamalarını bilinçli olarak ulaştırmaması ilaç ve ek gıda takviyelerini engellemesi çocuklara karşı “kolektif cezalandırma” niteliğinde sayılmalı ve bu açık ihlalin altı çizilmelidir. Zira bu süreçler çocuklar açısından geri dönüşü olmayan fiziksel ve zihinsel kayıplar oluşturabilir.

Önümüzde beliren kış şartlarında Çocukların çadır ve harabelerde yaşamaya zorlanması mahremiyet ve hijyen yokluğu çocukların hem fiziksel gelişimine hem de ruhsal durumlarına karşı aşırı bir tehdittir. Barınma, yalnızca fiziksel bir çatı değil; çocuğun gelişimi, sağlığı ve güvenliği için temel bir insan hakkıdır. Sağlık hizmetine erişemeyen çocuklar yalnızca yaralanmalardan değil, bulaşıcı hastalıklardan, susuzluktan ve tedavi edilebilir rahatsızlıklardan da hayatını kaybetmektedir.

Dünya Gazzeli Kadınları Neden Görmüyor?

Yıkıntıların arasında kalmış bir küvette evlatlarını yağmur suyuyla şefkatle yıkayan Gazzeli anneden daha güçlü bir kadın var mıdır? Enkazın içinde kek pişiren Gazzeli kadının inadından daha kutsal bir yaşama güdüsü var mıdır? Onlara düşen, kefenli bebekler, mezar/tabut olsa da Allah’a hamd eden Gazzeli annelerden daha dik duran bir insan var mıdır? Dayatılmış standartların, dizilerin ve reklamların güçlü kadın ezberinin dışında bir varoluş. Savaşa dair yazılanlarda “yüceltilmişler” dışında kalan, güvenlik çalışmalarının ve feminist okumaların göz ardı ettiği bir varoluş. Batılı olmayan bu “uzak ülke” insanlarının dünyaya bu acıları yaşamaya geldiğine ikna mı olacağız? Onların hep acı ve kahırla yoğrulmasını, göç etmesini, yük taşımasını ve yavrusunu toprağa vermesini bir standart olarak mı belirleyeceğiz?

Gazze’de yaşanan insan hakkı ihlalleri, bütün evrensel hukuk kuralları gereğince Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW), İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine, İnsancıl Hukuk / Cenevre Sözleşmeleri gibi bütün uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Cenevre Sözleşmesine göre savaş esnasında hamile ve emziren kadınların korunması zorunludur. Zira kadınlar bu sebeple sadece “siviller” kategorisinde değerlendirilemez. Doğum öncesi ve doğum sonrası süreçler hayatın devamlılığı açısından özel bir ihtimam gerektirir. Bir kadının en şefkatle yaklaşılması ve bütün kültürlerde konforla geçirilmesi istenen hamilelik ve bebek süreçlerini Gazzeli anneler çaresizlik içinde geçirmektedir. Birçok kadının günlük meselelerden çabucak etkilenebildiği etkilendiği bu hassas dönemde Gazzeli bir annenin bunca ihlal arasında kendini dinleme şansı olmuş mudur hiç?

Gazze’de annelik neşesini kaybetmese bile her türlü ihtimamdan uzak hatta biyolojik bir rol olmanın ötesinde “bir toplumun hayatta kalabilmek, tarih sahnesinden silinmemek, yok olmamak” stratejilerinin merkezi halindedir. Anneler, sürekli ölüm tehdidi, açlık, bombardıman, erkeklerin göz altına alınması veya kaybolması, yerinden edilme gibi ağır psikolojik yükler ve tehditler arasında yeşertiyor bebeklerini.

Kadınlar, erkekler savaşta olduğunda aile içi bakım emeğinin taşıyıcısıdır. Yerlerinden göç ettirilen zorla gönderilen ailelerde bu iyice belirginleşir. Kendine bakamayacak durumda olan küçükleri kollamak ve bakıma ihtiyacı olan yaşlılara bakım vermek görevlerini zor koşullar altında gerçekleştirirler.

Kadınların sığınaklarda ve hapishanelerde sağlıksız koşullarda kalmaları, harabeye dönmüş şehirlerde tuvalet erişiminin olmaması, kötü hijyenik şartların kadın sağlığına tehditleri, feminist bir söylemle söylersek “kadınların sağlık hakkının, beden bütünlüğünün ve mahremiyetinin ihlali” değil de nedir?

Savaşsa Gazzeli annelerin sadece bedenlerini hedef almıyor, annelik rollerini, sorumluluklarını, yaşam ve bakım veren yanlarını hedef alıyor. Bu roller adil savaş koşullarında bile zorken, Gazze’de imkânsız hale geliyor. Uluslararası yardımların erişmemesi temel temizlik ve gıda maddelerinin girişinin İsrail tarafından engellenmesi yine yukarıda zikredilen sözleşmelere aykırı bir durumdur. Bebeklerin mama ve beze, kadınların hijyenik malzemelere erişiminin sağlanamaması temel bakım hakkının ihlalidir. İsrail’in yardım malzemelerini engellenmesi şartları zorlaştırırken hastaneleri bombalaması ise sağlık hizmetlerinin çökmesine ve hamilelik, doğum, sezaryen ameliyat, küvezde bakım gibi hayati konularda ölüm risklerinin oluşmasına sebep olmaktadır. Çocuklarını kaybeden annelerin yaşadığı ağır travma ve insanlık dışı muamele bir yana bu anneler daha kendi yaslarını tutamadan geri kalanları korumak gibi bir görevi üstlenmek zorundadır.

Uluslararası toplumun Gazze’yi kalkındıracağı bir gün geldiğinde -başta ülkemiz olmak üzere-güvenliği ve temel hizmetleri sağlayan ekiplerin yanında rehabilitasyon ekipleri de sahada muhakkak olmalıdır. Savaş, işgal ve kuşatmalar maalesef cinsiyetsiz değil, kadınlar ve çocuklar üzerinde orantısız yükler bırakıyor. Hayatın devamlılığı doğuma, anneliğe, bebeklerin ve çocukların insanca ve şefkatle bakılmasına bağlıdır. Bir halkın yok olmaması için çatışmaların durması yeterli değildir. Güvenlik sağlandıktan sonra hayatın tekrar yeşermesi için gereken fiziki koşulların acilen oluşturulması elzemdir. Bununla beraber daha önemlisi, Gazellilerin dünya üzerinde kendisini İsrail’den ayıran her bireyin şefkatle sarmalayışını hissetmesi için neler yapabiliriz bunu düşünmek zorundayız. Zira bu kadar acının üstesinden sözleşmelerle, yardımlarla, sığınaklarla, binalarla değil, ancak şefkat ve muhabbetle gelebileceğimiz aşikardır.

The article was previously published in the Tohum magazine, 2026.